17 Aralık’ın Ekonomi Politiği

Küresel ticaret ve finans akışlarına açık kalarak büyüme ve kalkınma hedeflerini gerçekleştirmeye odaklanan serbest piyasa ekonomilerinde güçlü gelecek vizyonunu inşa eden iki kurucu kavram, “istikrar” ve “öngörülebilirlik”tir.

Ekonomik istikrar ve sürdürülebilir büyümenin bir siyasi meşruiyet unsuru olarak algılandığı yükselen güçler (BRICS ve Türkiye’nin da dahil olduğu MIST ülkeleri gibi) nezdinde ise toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda kalkınma ivmesinin kesintisiz olarak sürmesine daha da büyük önem atfedilir. Dolayısıyla Türkiye’de ardışık şok dalgaları yaratan 17 Aralık sürecinde görüldüğü üzere ülkenin en önemli kamu bankalarından birine (Halkbank), başlıca kamu gayrimenkul geliştirme şirketine (Emlak Konut) ve ekonominin farklı alanları ile asayişten sorumlu bakanlar ile ailelerinin konut ve ofislerine “züccaciye dükkanına dalan fil” edası ile kameralar eşliğinde polisiye operasyonlar yapılması kolaylıkla tolere edilemez. Ekonomik kalkınmayı demokratik konsolidasyon ve hukuk devletinin güçlendirilmesi ile eşzamanlı yürütmeyi hedefleyen ülkelerde rüşvet, yolsuzluk ve karapara aklama gibi ciddi iddialarla üst düzey siyasileri, bürokratları ve girişimcileri hedef alan soruşturmaların yargı ve kolluk kuvvetleri tarafından özel hayatın gizliliğine, masumiyet karinesine ve kurumlararası koordinasyonun mükemmelliğine özen gösterilerek yapılması beklenir. Siyasette etik, şeffaflık ve hesap verebilirlik ile ekonomik istikrar arasındaki hassas dengenin gözetilmesi açısından bu kurumsal dirayet ve özen vazgeçilmezdir.

Bu çerçevede İstanbul-merkezli operasyonun uzun süre bekletilerek seçim dönemine denk getirilen zamanlaması; birbiriyle doğrudan ilgili görünmeyen suçlamaların ilginç bir sentezi olarak ortaya çıkan içeriği ve devlette çok-başlılık görüntüsü verecek derecede merkezi koordinasyondan kopuk yöntemi, ister istemez “siyasi mühendislik” tartışmalarını tetikledi. Amaç iyi niyetli bir yolsuzlukla mücadele operasyonunu muhtemel engellemelere uğramadan başarıyla tamamlamak mı? Yoksa operasyonların reel-zamanlı olarak sosyal medyaya servis edilmesi ile iktidarın kimi mensuplarını ve ailelerini itibarsızlaştırmak, kamuoyu önünde peşinen mahkum ettirerek hükümeti yıpratmak, hatta bir siyasi kaos senaryosu üzerinden ekonomik kriz zemini oluşturarak yaklaşan kritik seçimlerin sonuçlarını manipüle etmek mi?

Operasyonun uzun süre bekletilerek seçim dönemine denk getirilmesi, birbiriyle doğrudan ilgili olmayan suçlamaların ilginç bir sentezi olarak ortaya çıkan içeriği ve devlette çok-başlılık görüntüsü, ister istemez “siyasi mühendislik” tartışmalarını tetikledi.

Eğer ikincisi değilse, ekonomik ve siyasi çalkantılara sebep olabileceği, borsada ve finansal piyasalarda ciddi kayıplar doğurup ülkenin yatırım iklimini sabote edeceği en baştan belli olan bir operasyonun yönetimi ve iletişimi, toplumun uzun vadeli çıkarları ve sistemik risk unsurları gözönüne alınarak makul bir devlet aklıyla yürütülemez miydi? Peşin hükümlerden sakınarak hızlı ve adil bir yargılama sürecinin sonunda zihinlerde üretilen soru işaretlerinin giderileceklerini ümit edip sürecin ekonomik maliyetine odaklanalım.

Son bir haftada ulusal ve uluslararası kamuoyuna yansıtılan “sistemik kaos” görüntüsü, Türkiye’nin son on yılında özenle inşa edilen istikrar, güven ve öngörülebilirlik ortamına ciddi şekilde zarar verdi. Kesif bir “dejavu” hissiyle geride bıraktığımızı düşündüğümüz eski Türkiye’ye ait ekonomi-politik dehşet senaryolarını sanki yeniden yaşamaya başladık. Siyasi ve ekonomik istikrarsızlık unsurlarının girift biçimde içiçe geçtikleri böyle bir konjöktürde sağduyulu bir yaklaşım, soruşturmaya konu olan kişi ve kurumların faaliyetlerinin birbirinden bağımsız olarak incelenmesini; şayet kişisel süistimaller varsa bunların bir hukuk devletine yakışır biçimde hızla aydınlatılmasını; ancak masumiyeti ispatlanan kişiler ve özellikle de kurumlar hakkında itibarsızlaştırma kampanyalarına engel olunmasını sağlamak olacaktır.

HALK BANK NEDEN HEDEFTE?

Ekonomik küreselleşme sürecinin derinleştiği günümüzde gerek kamusal gerekse özel girişimcilere ait büyük çaplı ekonomik kuruluşlar, bir ülkenin sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi güç unsurları olarak küresel sistemde oynayabileceği rolü büyük ölçüde belirliyorlar. Bu anlamda “ulusal marka” olarak öne çıkan bankalar, sanayi ve enerji şirketleri, yeni teknoloji aktörleri gerek sanayileşmiş gerekse sanayileşen ülkelerin gözleri gibi korudukları değerleri haline geldiler. Türkiye de son yıllarda gerek dış politika çizgisi, gerekse ekonomik stratejileri açısından birçok “yükselen güç” ile benzer bir karakter sergiliyor. Oysa geçtiğimiz hafta operasyonun ilk şoku ile başta Halkbank, Vakıfbank ve Emlak Konut olmak üzere halka açık şirketlerin borsadaki değer kayıpları 20 milyar dolara ulaştı. Türkiye’nin İran, Azerbaycan ve Kuzey Irak gibi enerji zengini ülkelerle ilişkilerinde kilit rol oynayan ve bu özelliğiyle önemli bir “ekonomik diplomasi” aktörü olarak öne çıkan Halkbank’ın kurumsal değer kaybı ise 1 milyar 625 milyon dolar civarında. Bu maddi kayba elbette bankanın birkaç gün içerisinde uğradığı ciddi itibar ve güven erozyonunun yansımalarını da eklemek gerekiyor. Karşı bir argüman olarak Halkbank ve Emlak Konut gibi borsada ağırlığı olan hisselere sahip olan yabancı yatırımcıların ellerindeki hisselerin bir kısmını daha düşük değerlerden yerine koymak için bir satış operasyonu yaptıklarını iddia edenler de var; ancak konu o kadar da basit görünmüyor.

Türkiye’nin son yıllarda çeşitlenen diplomatik ve ekonomik ilişkilerinin bir yansıması olarak (İran ile Hindistan arasındaki enerji ticareti dahil) milyarlarca dolarlık ticari işleme aracılık eden Halkbank’ın kurumsal stratejileri ve bankacılık mimarisi ile ilgili olarak son operasyona kadar ciddi problem ortaya çıkmış değil. BDDK, Başbakanlık Teftiş Kurulu ve Sayıştay tarafından oldukça sıkı biçimde denetlenen bir kamu bankasında sistematik bir yolsuzluğun uzun süre gizli kalması da pek gerçekçi değil. Aslında Halkbank, benzer kamu bankaları ile birlikte, 2001 krizinin ardından güçlü bir finansal denetim mimarisi ve “düzenleyici devlet” yapısı oluşturan Türkiye’nin sürdürülebilir büyüme başarısının en önemli unsurlarından birini telsil ediyor. Son on yılda görev zararlarından arınıp yılda 2.6 milyar lira kâr eden bir konuma ulaşan; batık kredi oranlarını yüzde 48’den sektör ortalamalarının da altında yüzde 2.6’ya indiren; toplam aktiflerini 5 kat, kredilerini yüzde 500, özkaynaklarını ise yüzde 379 arttıran bir kurumdan söz ediyoruz. Dünya sisteminde yükselen güçlerin ekonomik dış ilişkilerini çeşitlendirmek ve dış yatırımlarını finanse etmek noktasında kamu bankalarını ne kadar etkin kullandıkları (Çin’deki kamu bankalarının Afrika’daki altyapı projelerini finanse etmeleri gibi) dikkate alındığında Halkbank ve benzeri kuruluşların gerek kurumsal itibarlarının gerekse kritik bilgi birikimlerinin ne kadar özenle korunması gerektiği daha iyi anlaşılabilir.

Halkbank’ın son yıllarda İran’a uygulanan uluslararası ambargoyu uluslararası hukukun imkanları dahilinde by-pass ederek Türkiye’nin İran’la petrol ve doğalgaz karşılığında altın, ilaç ve gıda ticaretine aracılık etmesinin ABD yönetimi tarafından açık/örtülü baskılarla engellenmeye çalışıldığı sır değil. Nitekim 1 Temmuz 2013 tarihi itibarıyla Türkiye’den İran’a altın ihracatı durdurulmuş ve 6 milyar dolar civarında bir gelir kalemi kaybedilmişti. Ayrıca Halkbank’ın uluslararası finans akışlarına ilişkin Türk hükümetinden detaylı bilgi talep edildiği, bu talebin reddi sonrasında ABD Hazine Bakan Yardımcısı David Cohen’in hiçbir hükümet yetkilisi ile görüşmeden Türkiye’nin önde gelen banka yöneticileri ile “gözdağı verme” tonunda bir toplantı yaptığı biliniyor. Bütün bunlar, 17 Aralık operasyonunun Halkbank’ın uluslararası faaliyetlerine ket vurmak amacıyla tasarlanan global bir “grand proje”nin parçası olduğunu ispatlar mı dersiniz? İspatlamaz elbette, ancak eleştirel yazarların sıkça sordukları “who wins?-bundan kim kazançlı çıkar?” sorusuna ışık tutarak içinden geçtiğimiz ekonomi-politik krizin kodlarını çözümlemek açısından faydalı olabilir.

EKONOMİK SONUÇLAR

Yeniden operasyonun makroekonomik sonuçlarına dönecek olursak; Amerikan Merkez Bankası FED’in tahvil alımlarını 10 milyar dolar azaltacağına dair açıklaması ile zaten baskı altında olan dolar kuru, operasyon haberlerinin etkisi ile yükselerek kritik 2.10 seviyesine yaklaştı. Önümüzdeki aylarda FED’in tahvil alım programını kademeli olarak daraltıp 2014 ortalarında sonlandırabileceği ihtimali gözönüne alındığında Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalardan döviz çıkışları yaşanması ve ulusal para birimlerinin değer kaybetmesi zaten beklenen bir gelişmeydi. Böyle hassas bir global konjönktürde yaklaşan seri seçimler nedeniyle görece artan siyasi risk priminin ani operasyonlarla daha da sıçratılması pek akl-ı selim eseri bir davranış görüntüsü vermedi. Önümüzdeki günlerde dolardaki yükselişin zincirleme reaksiyon etkisi ile başta doğalgaz ve akaryakıt fiyatları olmak üzere elektrik, ulaşım ve gıdaya uzanan bir yelpazede fiyat artışlarını zorlayıp dar gelirli kesimlerin yaşam standartları üzerinde olumsuz etkide bulunacağı aşikar. Diğer taraftan, siyasi risk algısındaki yükselişe paralel olarak faizler de tırmanışa geçti ve gösterge tahvil faizi Mayıs ayındaki 4.5 seviyesinin neredeyse iki katına çıkarak 9.6 seviyesine ulaştı. Sadece faizdeki bu artışın dahi Türkiye ekonomisine 8 milyar TL’lik ek bir yük getirdiğini ve Anadolu sathındaki KOBİ’lerin finansman imkanları ile makroekonomik büyüme kanallarını daraltan bir etkide bulunduğunu vurgulamak gerekiyor.

Türkiye ekonomisi, kamu borç yükü ile kısa vadeli borçların göreceli olarak düşük oranları ve döviz rezervlerinin yüksekliği sebebiyle kırılgan ve krizlere açık bir görüntü vermiyor. Ancak 2008 krizi sonrası başlatılan başarılı krizden çıkış stratejisinin sürdürülebilmesi, “orta gelir tuzağı” tartışmalarının bir an önce geride bırakılması ve yüksek teknolojili alanlara yatırım yapılabilmesi için güven ve istikrar ortamının hızla restore edilmesi şart. Bu bağlamda 17 Aralık sürecinin reel ve potansiyel maliyetlerine önümüzdeki dönemde iptal edilecek doğrudan yabancı yatırım kararlarını ve başta Halkbank olmak üzere soruşturmada adı geçen şirketlerin potansiyel dış yatırım kayıplarını da eklemek gerekiyor. Bu gerçekler ışığında inanç dünyamızın bize yüklediği “tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruma” misyonunun sadece rüşvet, süistimal ve yolsuzluklara engel olunmasını değil; aynı zamanda toplumun refahına katkıda bulunan ekonomik varlıkların ve güven ortamının uzun vadede korunmasını içerdiğini anlayabilecek miyiz?

[Star Açık Görüş, 28 Aralık 2013]

  • Sadık Ünay

    Sadık Ünay

    Direktör, Ekonomi
    sadikunay [ at ] hotmail.com
İlgili Konular : Kalkınma ve Ekonomi
SETA
;